Dersu Uzala - Akira Kurosawa

Ladri di Biciclette - Vittorio de Sica

Bande à part   -  Jean-Luc Godard

Andrei Tarkovsky - Nostalghia

Béla Tarr - A torinói ló

Sordum, evlatlık birilerine ihtiyaçları yokmuş

Sordum, evlatlık birilerine ihtiyaçları yokmuş

defteridivanimiz:

Yarım kalmış bir öykü..

  • Söz-Şiir; Fırat Kapucu 
  • Anlatıcı; Fırat Kapucu
  • Düzenleme; Metin Akyol
  • Müzik; Birsen Tezer (Delikanlım)

Yarım kalmış bir öyküdür bu.

Ağıdı yakılmamış bir ölüm..

Diyeti ödenmemiş günahların vebalidir boynumdaki.

Kul hakkıdır, yetim lokmasıdır, gelir durur boğazımda.

Ve siyah beyaz bir resimdir gördüğüm.

Gözlerimi her kapadığımda.

Şimdi..

Şimdi hangi hakime teslim etmeli bu yüreği.

Hangi cezaya razı gelmeli, hangi sürgüne gitmeli.

Hangi dar ağacında, hangi cellada canını teslim etmeli.

Sanır mısın ki senden sonra da yaşar bu beden?

Dilimde sana söylenecek bunca söz varken.

Sanır mısın ki senden sonra da yaşar bu beden..

Dedim ya, yarım kalmış bir öyküdür bu.

Tam ortasında terk edilmiş bir yaşam.

Kim bilir. Belki de bir şiir.

O son mısrası hiç yazılmayacak olan.

Hatıran yeter bana

Hatıran yeter bana

Sadri Alışık ve Turist Ömer arasındaki farklar

Sadri Alışık ve Turist Ömer arasındaki farklar

Yeşilköy

       Orta okulun ilk senesinde arkadaşlarım ile yeni eğlenceler peşinde koşuyorduk. Orta okul son sınıfların sıcak havalarda denize gittiklerini öğrendiğimizde, bizleri de yanında götürsünler diye yalvarmaya başladık.
"Abi bizi de denize götürün."
"Abi çok sıkılıyoruz okulda."
"Abi diyoruz size, büyüğümüz diyoruz. Hadi bizi denize götürün."
"Abi vallahi çok açılmayız Biz de gelelim." diyerek yalvarıyorduk. Bir kaç tokat ve küfürle kovulduktan sonra, dik durmadığı için kambur gibi gözüken, sınıfın tek dar pantolon giyen ve esprileri ile hepimizi güldüren Doğan, sinirli bir şekilde,
"Bu orospu çocuklarına muhtaç değiliz. Yarın biz de denize gideceğiz."
"Nasıl gideceğiz ulan?"
"Siz bana güvenin. Herkes yarın şort ve para getirsin. Çıkışta denize gideceğiz."

       Doğana güvendiğimiz için ertesi gün okula şort getirdik. Tenefüste herkes birbirine şortlarını gösterdi. Yusuf ve Gökhan babalarından çok dayak yediği için, şortlarını pantolonlarının altına giymişlerdi.

       Son ders resim dersi olduğu ve resim hocası, çizmemiz üzere bize bir konu söyleyip, kendisi el işi ve yemek dergilerine baktığı için, son derse girmemeye karar vermiştik.
Tenefüste arka kapıdan çıkarak, Doğan ile ne yapacağımız hakkında konuşmaya başladık. Doğan’ın karşısına geçip, elimi omuzuna attıktan sonra,
"Hadi bakalım sınıfın komedyeni. Nasıl gideceğimizi anlat."
"Burdan otobüse binip, İncirli’de inip, Bakırköy tren istasyonuna kadar yürüyeceğiz"
"Direk minibüs var lan Bakırköy’e."
"Var tabi ama minibüsçüler bizi çok paraya götürür."
"Yok ulan mal mısın nesin? Aynı para."
"Aynı ama benim bir taktiğim var. Şimdi altı kişiyiz ya, üç biletle gideceğiz."
"O nasıl olacak ulan?"
"Evet nasıl olacak?"
"Şimdi herkes paraları Enes’e versin."
"Bana niye veriyorsunuz ulan? Sonra piçlik çıkıyor ve kabak benim başıma patlıyor."
"Oğlum dediğimi yapın. Yoksa denize gidemeyiz."
"Niye ben oğlum? Erhan toplasın. İçimizde en sakin ve kavgacı olmayan o."
"Sen topla işte oğlum. Nurcan hocanın dersinde çıkıp şiir okurken, güvenden bahsediyorsun hep. Yusuf ve Gökhan piçinin yanında para sadece sana emanet edilir."
Bu laf üzerine Gökhan sinirli bir şekilde,
"Ulan piç kurusu, sadece bir kaç kere para yürüttüm sizden." dedikten sonra Yusuf, Doğan’a bir tekme attı ve Doğan’la Yusuf kavgaya tutuştular. Ben doğanı, Erhan ve Murat’ta Yusuf’u tuttuktan sonra, caddenin ortasında bağırdım.
"Ulan gerizekalılar. Denize gideceğimiz yer de, siz kavga ediyorsunuz. Doğan otobüse nasıl bineceğiz?"
"Sen topla paraları  ve üç tane bilet al."
"Oğlum nasıl bineceğiz peki üç biletle?"
"Ulan Enes amma salak çıktın ha. Geçen sene komposizyon yarışmasına katılmadın mı sen?
"Evet katıldım."
"Heh onu bahane ederek, üç bilete altı kişi bineceğiz. Şoförle de sen konuş."
"Oha lan oha. Sen de amma piç çıktın."

       Üç tane otobüs bileti aldıktan sonra, durağa yaklaşan otobüs şoförüne,
"Abi İncirli’de Kompozisyon yarışması var ama sadece üç biletimiz var. Bizi götürür müsün üç bilete?"
"Götürürüm tabi böyle bir şey için."
"Sağol abi. Ayakta bile gideriz."
"Hadi geçin çabuk."
Arkadaşlarım körüklü otobüsün arkasına doğru giderken, bilet makinesine biletleri atıp, tam arkaya geçecekken otobüs şoförü,
"Yarışmanın konusu ne?" diye sordu. Bu soruya hazırlıklı olduğum için,
"İki konu var. Teki serbest, diğeri de Orhan Veli’nin hayatı üzerine."
"Sen hangisine gireceksin?"
"Orhan Veli’nin hayatıyla ilgili olana."
"Ödül ne peki?"
"Çeyrek altın."
"Hadi yine iyisin."
"Sen de çok iyisin abicim. Kolay gelsin."

       İncirli’de inip, İncirli caddesi üzerinde yürürken, önümüze çıkan bütün meyve ağaçlarına dalıyor, insanlar tarafından azarlanıyorduk. Bakırköy tren istasyonuna geldiğimizde, Doğan,
"Şimdi trene binip, Yeşilköy’e gideceğiz."
"Oğlum nasıl gideceğiz? Yine mi üç bilet muhabbeti?"
"Yok oğlum. Kaçak bineceğiz."
"O nasıl olacak ulan?"
"İki yolu var. Turnikelerin orada bekleyip, görevli uzaklaşınca, altından geçeriz. Ya da ilerde açık bir yer var. Oradan inip, rayların üstünden atlayarak istasyona çıkarız."
"Ben ikinci yolu tercih ederim."
"Ben de."
"Ben de."
"Ben de ulan."
"Ben her yola gelirim."
"Ben geçen oradan girdim. En güzel yer orası."

       Tren istasyonun çevresinde demirler, bu demirlerin üstünü de sarmaşık kaplamıştı. Doğan birden sarmaşıkların arasına elini atarak, demirlerin bükülü olduğu yerden içeriye girdikten sonra hepimiz heyecanlı bir şekilde içeri girdik ve 10 metre yükseklikte olan yerden raylara indik. Trenin geldiğini görünce koşarak istasyona girdik ve trene bindiğimizde, sevinçle birbirimize baktık.

       Tren ilerledikçe heyecanım artıyor, bir an önce yüzmek için sabırsızlanıyordum. İçinde olduğumuz tren vagonu, bizim gibi çocuklarla doluydu. Hepsi kaçak binmişti ve denize gidiyordu. Bir çoğu tren kapılarının kapanmasına izin vermemiş, açık kapıdan etrafa bakıyorlardı. Bazıları da  tren kapısını dış tarafran kapatıp, kapının ayak boşluğuna basarak ve kapının kollarını tutarak bağırıyordu. Birden, vagonun içinde gezen güvenlik görevlisini gördüğümüzde, korkuya kapıldık. Kaçak bindiğimize dair bir kaç soru sorarsa, verecek hiç bir cevabımız yoktu ve kesinlikle dayak yiyecektik. Kapıları açık tutan çocukları nazikçe içeri aldı ve kapıları kapattı. Sonra da başka vagonlar geçti. Çocuklardan bir tanesi
"Geçen hafta Diyarbakır’lı bir  çocuğu dövmiş bu görevliler. Çocuk eve gidip abilerine söylemiş. Abileri de toplamiş bir sürü kişiyi, gelip istasyonu basmışlar. O günden bu yana kimseye karışamıyorlar ve herkes rahatça kaçak biniyor."

       Tren Yeşilköy’e geldiğinde inip, sahile doğru yürümeye başladık. Yol boyunca villara ve meyve ağaçlarına baktık. Sahile girmeden önce çalılıkların arasında şortlarımızı giyip, paraları ayakkabımızın içine koyduktan sonra üstüne çorapları koyduk.

       Emekli olmuş, kısa saçlı, pos bıyıklı, vücudu güneşten esmerleşmiş adamın çevresinde çocuklar vardı ve denize giren çocukların eşyalarına sahip çıkıyordu. Eşyaları emanet ettikten sonra denize girdik.

        Murat ve ben yüzme bildiğimiz için açılabildiğimiiz kadar açıldık. Yaklaşık yirmi dakika yüzdüğüm için üşümeye başladım ve sudan çıkıp, elbiselerimize sahip çıkan adamın yanına oturarak,
"Çok sağol abi eşyalara baktığın için."
"Lafı bile olmaz. Ne o yüzmeyi çok sevmiyor musun?"
"Çok seviyorum ama çabucak üşüyorum abi."
"Seni izledim. İyi yüzüyorsun ama çok zayıfsın. Bu yüzden üşüyorsun."
"Bu arada ismim Enes abi."
"Ben de Sinan."
"Memnun oldum abicim."
"Ben de ben de. Peki kaça gidiyorsunuz?"
"Altıncı sınıf abi."
"İlk gelişiniz mi buraya?"
"Evet abi ilk gelişimiz."
"O zaman kulağını aç iyi dinle. Trene buradan gideceğiniz de bir ara var ve o aradan girerken dikkatli olun. Sübyancı piçler var. Senin yaşındaki çocukları kenara çekiyor, zorla elliyorlar. Bazıları da kendilerini siktirtiyor. Oradan geçerken, birisini görürseniz, hemen buraya gelip bana haber verin. Bir de polisler sahili dolaşıp, bir kaç kişiyi kenara çekip sorular soruyor. Sakın ters cevap vermeyin karakola götürür döverler."
"Eyvallah abi. Bu dediklerini unutmayacağım."

       Yaklaşık olarak bir saat boyunca Sinan abi ile muhabbet ettik. Denize girdiğimde, biraz açıldım ve sahilde kavga çıktığını gördüm. Sahile doğru yüzdüğümde, dört tane polisin çocukları dövüyordu. Arkadaşlarımın yanına giderek,
"Polisler size ne sorarsa sorsun, sakın ters cevap vermeyin. Burası Bağcılar değil ve bizi kurtaracak kimse yok." dedikten sonra, dayak yiyen çocukları izledik. Elimizden hiç bir şey gelmiyordu ve polislere sakin olması gerektiğini söyleyen bir kaç lise öğrencisi bile dayak yemişti.

       Saat beşe kadar Sinan abi ile muhabbet ettik. Bir çok kişiye abilik yapıyor, yüzme hakkında taktikler veriyordu. Sinan abiye veda ederek tren istasyonuna doğru yürümeye başladık.

       Trene tekrar kaçak bineceğimiz zaman, Sinan abinin dedikleri aklıma geldi ve arkadaşlarıma söyledim. Tren raylarına çıkan araya geldiğimizde, kimsenin olmadığını görünce, istasyona koşmaya başladık. Raylardan istasyona girecekken, iki tane güvenlik görevlisi bizi kovalamaya başladı. Güvenlik görevlilerini püskürtmek ve kaçmaya zamanımız olsun diye, Murat, ben ve Gökhan taş atmaya başladık. Taşlardan korunmak için geriye kaçtılar ve raylara girdiğimiz yerden geri çıktık. Ne yapacağımız hakkında fikir yürütürken, Doğan birden,
"Enes benim paramı ver. Ben tek başıma eve gideceğim."
"Vay piç. tamam al bir liranı ve siktir git buradan yoksa elimde kalırsın."
"Ne bir lirası olum, iki lira istiyorum ben."
"Ne iki lirası ulan? Bilet aldık buraya gelirken."
"Yok oğlum  ben iki lira istiyorum."
"Ha demek iki lira istiyorsun?"
"Evet."
Murata dönerek,
"Murat, kardeşim. Biz sıra arkadaşıyız değil mi?"
"Evet."
"Şimdi Doğan yavşaklık yaptığı için burada dövelim mi?"
"Bana uyar."
"Hadi dövelim o zaman." dedim ve Doğan’a bir tekme attım. Murat’ta tokat attıktan sonra, Doğan,
"Durun" diye bağırdı. Doğan’a dönerek,
"Al ulan sana iki lira. Şimdi siktir git buradan." İki lirayı yere fırlattım ve Doğan’ın gitmesini bekledik.

       Sinirli ve aç bir şekilde otururken, Yusuf bana dönerek,
"Benim paramı ver. Ben de Doğan’la gideceğim" dedi. Yusuf’a bir lira verdiğimde,
"Ben de iki lira isterim" dedi. Murat ayağa kalkıp, Yusuf’a sağlı sollu girişmeye başladı. Araya girerek,
"Değmez oğlum bu piçleri dövmeye. Bırak parasını vereyim de siktirsin gitsin."
"Yok Enes verme. Bırak sürünsün burada."
"Yok Murat bize yakışmaz. Büyüklük biz de kalsın."
"Tamam o zaman."

       Yusuf’a iki lira verdikten sonra, bir tane tekme attım ve attığım tekme beni sinirlendirdiği için, göğsüne bir tane yumruk attım. Attığım yumruk yüzünden sendeledi ve küfür ederek kaçmaya başladı. Gökhan’a dönerek,
"İstersen sen de Yusuf’la git. Ne de olsa sıra arkadaşısınız ve samimisiniz."
"Yok aga benim işim olmaz. Ben sizle gelirim."
"Tamam o zaman."

        Murat’la çok samimi olduğum için, beni yalnız bırakmıyordu. Erhan ise sınıfın en sakin çocuğuydu ve daima arkadaşlıktan yanaydı. Gökhan ise güçlü ve parası olanın yanındaydı. Minibüs paramızı ayırdıktan sonra, tren istasyonuna gelerek görevliyle konuşmaya başladım.
"Abicim kolay gelsin. Cebimizde kalan son para bu ve iki jeton alabildik ama dört kişiyiz. Az önce bir kaç kişi bıçaklarla önümüzü keserek, cebimizde ne kadar para varsa aldı. Bu paraları da ben ayakkabımın içinde sakladım. Senden istediğimiz, birimize göz yumman."
"Geçmiş olsun çocuklar. Bir daha ki sefere daha dikkatli olun ve bu seferlik geçin."
"Çok sağol abicim."

       Turnikelerden geçip, tren istasyonuna girdiğimizde, köşede bir tane güvenlik görevlisinin dizini sardıklarını gördüm. Az önce kaçmak için taş attığımız güvenlik görevlilerinden birisiydi. Bizi tanımasın diye, yanına yaklaşarak, 
"Abicim geçmiş olsun. Ne oldu?"
"Git işine bak."
"Niye böyle davranıyorsun abi? Kötü bir şey mi dedim?"
"Çok meraklı olma oğlum."
"Meraktan sormuyorum abicim. Geçen hafta Bakırköy’de güvenlik görevlisinin tekini dövdüler de bu yüzden sordum."
"Oğlum git işine."
"Tamam abicim bu kadar sinirlenmene gerek yok." dedikten sonra, treni beklemeye başladık.

        Erhan bana dönerek,
"Enes, niye adamla öyle konuştun ulan? Resmen ele verecektin bizi?"
"Yok oğlum ne ele vermesi. Geçen bir kitapta okudum. Suçlu psikolojisinden bahsediyordu. Bu adam da bizi suçlu olarak görmesin diye meraklı ve yardımcı tavırlar sergiledim."
"Hiç bir şey anlamadım bu dediğinden."
"Boş ver anlamana gerek yok."
Murat boynumu sıkarak,
"Ulan sen ne ara bu kadar kabadayı oldun?"
"Ne kabadayısı ulan? Her zaman ki Enes’im."
"Oğlum Doğan ve Yusuf’u öldürecektin az daha."
"Kavga etmediğim bir şey değil ki. Hep ediyorum."
"Ediyorsun da bu kadar sinirli olmuyorsun kavgalarda. Sen kitap okuyan, Nurcan hoca’ya kendini sevdirmek için sürekli şiir okuyan birisiydin."
"Hala öyleyim ama Nurcan hocaya aşık olduğum için şiir okuyorum ulan."
"Tabi tabi."
"Ulan mal, aşığım işte. Daha ne olsun. Hoca da biliyor bunu."
"Enes, keşke hep bugün olduğun gibi olsan. Okulda herkesi döveriz."
"Yok oğlum, ben kitaplarla olduğum sürece iyiyim ve arada bir kaş kişiyle kavga ederek gayet mutluyum."
"Dediğin gibi olsun."

       Tren geldiğinde, para ile bindiğim için, rahat bir şekilde boş koltuklardan birisinde oturup, Bakırköy’e kadar etrafı izledim. Bakırköy’e geldiğimizde, minibüsçülerden birisine yaklaşıp,
"Abicim kolay gelsin. Dört kişiyiz ama üç kişilik minibüs paramız var. Aslında ben yalan söyleyecektim, kompozisyon yarışmasına katıldık diye ama sen iyi bir adama benziyorsun. Denizden geliyoruz ve Güneşli’ye gideceğiz. Yap bir güzellik ve bizi gönder."
"Aferin lan sana. Dürüst olduğun için sizden para almayacağım. Ama ayakta gideceksiniz kabul mü?"
"Kabul abi."
"Hadi atlayın o zaman."

       Cebimizde olan parayla birer tane simit aldık ve yol boyunca minibüste yolculuk eden insanları, birbirimize yaptığımız şakalarla güldürdük.

               Enes Çinkay / 29 Aralık 2013

Her şey tamam
Sadece sen yoksun

Her şey tamam
Sadece sen yoksun

Kahveci Kemal

       Yağmur ve rüzgar el ele vermiş önüne geleni cezalandırıyordu. Siyah şemsiyemi açmış, atkımı yüzüme çekmiş ve soğuktan korunmak için eldiven takmıştım. 
Rüzgar bir anda, öyle kuvvetli esti ki elimdeki şemsiye bir balon misali göklere uçtu. Yağmurdan koşarcasına kaçarken, ilk gördüğüm kahveye girdim. 

       Kahveye öylesine hızlı girmiştim ki kahvede olan yaşlılar ve kahve sahibi tedirgin oldu. Hemen ıslak parkamı çıkarıp, kahvenin ortasında duran kocaman soba’dan ısınmaya çalıştım. 
Sobanın yanında duran odunları gördüğümde bir kaç tanesini sobaya attım. Kahveci,
"Hop ne yapıyorsun be?"
"Abim parası neyse veririm fena halde üşüdüm. Ne lanet bir soğuğu varmış bu Ayazpaşa’nın. Sana zahmet, bana da afiyet bir çay alabilir miyim?"
Kahvecinin bana karşı bakışları değişti ve tebessüm ettikten sonra çayı getirip,
"De bakalım nereden geldin?"
"İstanbul’dan iş için geldim. Yağmurdan korunayım diye şemsiyemi açtım ancak rüzgar aldı götürdü. Ben de yağmurdan ve soğuktan korunayım diye kahvene sığındım."
"Hoş gelmişsin o zaman. Dur bir çay daha getireyim sana."

       Kahvede bulunan yaşlılar sobaya attığım odunlar yüzünden paltolarını çıkardı. Kahveci ise kısa kollu bir gömlek giymişti ve kollarında yanık izleri ve kesikler vardı. 

       Kahveci, masalardan tekini sobanın yanına yaklaştırdı. Samsun marka sigara ikram etti.
"Sağol abi kullanmıyorum."
"En iyisini yapıyorsun bu zıkkımı içmemekle. De bakalım ne iş yaparsın. Bu kış gününde, Trakya’ya niye geldin?"
"Boş iş verenlerin boş kalfasıyım. Burada yaşayan insanlarla anket yapmaya geldim."
"Tekrardan hoş gelmişsin o zaman."
"Hoş buldum. Adın ne abi?"
"Kemal."
"Peki Kemal abi, yanlış anlamazsan kolunda ki izlerin sebebi nedir?"
"Çok mu merak ediyorsun?"
"Sadece dikkatimi çekti. Bunun için sordum."
"80 Darbesinden bir hediye bana. Ben de bunları hediye ettim darbeye."
Ağzını açarak, arka dişlerini gösterdi. 
"Peki Kemal abi hangi tarafta siyaset yürüttün?"
"Bu da soru mu? Tabi ki sol tarafta yürüttüm. İlk kez, on sekiz  yaşımda mapusa girdim. Bir yıl yattıktan sonra Silivri’ye sağcılarla kavgaya gittik. Adam yaralamadan iki yıl daha ceza aldım. Mapustan çıktığım gün, abim Ayazpaşa gece bekçisine sıkmış iki tane. Onun için karakola gittım. Beni öyle bir dövdüler ki hayatımda ilk defa böyle bir dayak yedim. Mapusta bile böyle dayak yememiştim."
Sigara üstüne sigara yakıyor, efkarlandıkça efkarlanıyordu. Çayları tazeledikten sonra devam etti anlatmaya. 
"Sonra öğrendim ki, beni dövenler yalnız polisler değil, yaraladığım yavşağın arkadaşlarıymış. Yataktan kalktığım gibi, siyasi faaliyetlere devam ettik. Yasaklı bir sürü, teorik kitap bulduk. Onları okudukça, bilinçlendik, sonra da dernek açtık. Yasaklı kitapları tuvalet boşluğunda saklıyorduk. Bir torba içinde, iple tuvalet boşluğunda asılı duruyordu. Defalarca polis baskın yapmasına karşın, hiç birini bulamadı."
Tekrar sigarayı derince çekti.
"İçerisi soğuk mu?"
"Yok abi. Gayet sıcak."
"Ben sıcağı soğuğu hissetmiyorum artık. Darbede öyle işkenceler gördüm ki çırılçıplak vücuduma o kadar tazyikli su yedim ki artık üşümüyorum. Sıcaklığı da çok iyi hissedemiyorum."

       Öylesine hüzünlü bakışlara sahipti ki başından geçen olayları anlattıkça kollarında ki yara izleri ve damarları kabarıyor, sadece sigara ve çay içerken susuyordu. Tekrardan çayları tazeledi ve sağcılarla girdiği bütün olayları, aşırı derece küfürlü bir dille anlattı.
Bir anda,
"Gel bak sana bir şey göstereceğim."
Ocağın arkasına geçtiğimizde, Mahir Çayan ve Deniz Gezmiş’in portreleri vardı. Hemen yanında ise Che Guevara ve Camilo Cienfugos’un birlikte çektirdiği fotoğraf vardı. Leyla Halid, Emiliano Zapata, Malcolm x ve daha bir çok emek uğruna mücadele veren insanların fotoğfafları vardı. İki çay daha doldurup, içmememe rağmen tekrar sigara ikram etti ve anlatmaya başladı. 
"Ayazpaşa’da ülkücüler yolda rahat yürüyemezdi. 3 adımda bir arkalarına bakarlardı. Boyunları, sallabaş kuşu gibi dönüyordu. Biz bir ara, bunların  içine yeni aldıkları birisini yakalayıp, 
»Sürekli arkana bakmaya gerek yok. Biz kimseyi sırtından vurmayız« dedik. Bu lavuk öylesine korkmuştu ki yerinde dona kaldı. biz yolumuza devam ettik. Bu lafı duyan sağcılar, misillemede bulundu bize. Dernekte 3 kişiydik. Ben omzumdan, iki arkaşımda bacaklarından vuruldu. Biz saldırıya uğradığımızda abim içeriden çıkmıştı. Bize yapılan saldırıyı kaldıramayan abim, sağcıların takıldığı mekanı basıp, iki kişiyi vurdu. Ayazpaşa Emniyet müdürünü de kapısının önünde öldürmeye çalıştı. Sonra abim yine tutuklandı. O günden sonra abimden haber alamadık. Sen kahveye koşarak girdiğinde, abimden haber getirdin sandım ama yine yanıldım. Ama yine de iyi ki geldin. İçimi döktüm, derdimi paylaştım.”

       Abisinden her bahsettiğinde, derin bir nefes alıp, sigarayı içine çekebildiği kadar çekip “Abime” diyordu.
"Kemal abi bana müsade. Borcum nedir bu arada?"
"Misafirden para almam ben. Borcun yok."
"Nasıl almazsın abi. Sonuçta burası bir dükkan. Odunlarını yakıp, bir sürü çayını içtim." 
"Senin gibi birisinden para alırsam, bu dükkana bir daha kimse gelmez. Dükkana öyle bir girişin vardı ki bana abimi güzel bir şekilde hatırlattın. İlla bir borcun olacaksa, beni tekrar ziyarete gel."
"Abi mahcup oluyorum. Deme böyle."
"Dediğim gibi. Para almam senden."
"Her şey için çok teşekkür ediyorum. Her şey gönlünce olsun. Hadi kal sağlıcakla."

       Kahveden çıktığımda artık soğuk işlemiyordu bana da. Belki, kahveci Kemal’in anlattıkları yüzünden, belki de sobaya attığım odunlar ve içtiğim çaylar yüzünden üşümüyordum.

       Kahveci Kemal’in böyle olmasının sebebi, küçüklüğünde muhalif bir yapıya sahip olmasıymış. Ortaokulda muhalifliği yüzünden, öğretmeni Bolşevik diye hakaret edince, Bolşevikliği araştırıp, anlamını öğrendikten sonra öğretmenine
"Bolşevik bir proleterim" demiş. Siyasetle de ilk tanışması, badem bıyıklı öğretmeni sayesinde olmuş…

         

         Enes Çinkay / 22 Kasım 2012 

Bu gece Şükrü Erbaş

Bu gece Şükrü Erbaş

Küçükyalı tren istasyonu
Özledik be Haydarpaşa

Küçükyalı tren istasyonu
Özledik be Haydarpaşa

Bunlar hep sübliminal mesaj

Bunlar hep sübliminal mesaj